bay A.

İlk defa 13 yaşında gördüm bu rüyayı, bir resim de diyebiliriz aslında ona. Çok net hatırlıyorum, çünkü çok kez gördüm… Bir apartman dairesi; bir masa, üzerinde bir vazo, ahşap bir portmanto ve asılı fötr bir şapka, kapı girişinde ise bir paspas ve eski, daire şeklinde merdivenler. Hepsi bu. Bazen sırf o görüntüdeki yeri anımsatıyor diye, kapısı açık bir apartmana giriyordum. Hiçbir zaman tamamıyla kendimi orayı bulmaya adamadım. Zaten öyle yapsaydım da nasıl bulabilirdim ki?
Adım A…, 1985 yılında orta halli bir ailenin tek çocuğu olarak İstanbul’da doğdum. Babam bir kitapçıydı. Çocukluğum Kadıköy’deki bu kitapçıda geçti diyebilirim. Kim bilir belki o zaman kazıdım bu garip imgeyi zihnime.
İki yıldır global bir reklam ajansında reklam yazarlığı yapıyordum. İşimde iyiydim diyebilirim ancak en büyük tutkum düzyazı yazmaktı. En çok da roman yazmak istiyordum. Ama cesaretim olmamıştı deneyecek kadar.
Bir gün garip bir şey oldu. Yine diğerlerinin hemen hemen aynısı o günde gazeteyi almıştım dinlendiğim bir anda. Gazetenin sayfalarını çevirirken bir ilan gördüm. İlanda yıllardır rüyalarımda gördüğüm o görüntü vardı, sol altta sayfanın neredeyse dörtte birini kaplıyordu. Bu bir fotoğraftı. Tıpkı rüyalarımın aynısı bir fotoğraf, ne eksik ne fazla. Sadece fotoğrafın en altında ince siyah bir çizgi vardı ve üzerinde şöyle yazıyordu;
“CALL +1 213 96 00…..”
Bu ilanı anlamak için çok fazla İngilizce bilmeye gerek yoktu. Telefon Amerika Los Angelas’ın kodlarını taşıyordu. Kimin böyle bir ilan verebileceğini düşündüm ve neden sadece “ara” diyebilecekken İngilizce yazılmıştı bu ilan? Bilmiyordum. Gazetedeki ilanı kesip, katladım ve cebime koydum. O gün günlerden Cuma olduğu için, ertesi gün fotoğrafın ne olduğunu öğrenmeye ve telefon numarasını aramaya karar verdim. Gazeteyi kapattım.
Cumartesi günü sabah erkenden kalktım. İlana bir kez daha baktım ve telefonun yazdığı kısmı kopardım. Kahvaltımın sonunda kahvemi yudumlarken Beyoğlu’nda ikinci el kitaplar satan bir dükkanı bulunan bir arkadaşımı ziyaret etmeye karar verdim, bu eski arkadaşım, fotoğrafçılık konusunda benden daha bilgiliydi.
Yanına gittiğimde önce biraz havadan sudan muhabbet ettik. Uzun zamandır görüşemediğimizden, hayatlarımızın nasıl gittiğinden söz ettik. İkram ettiği çaylarımızı içmeye başladığımızda cebimden kestiğim gazete ilanını çıkardım.
“Bu fotoğrafı biliyor musun?” diye sordum.
“Hımmm” dedi sanki yolda gördüğü birine bakıyormuş da kim olduğunu tam çıkaramıyormuş edasıyla. “Hiç yabancı gelmedi ama tam olarak hatırlamıyorum. Bu baya eski bir fotoğraf.” Sonra aceleyle “Bir düşüneyim bakalım, sanırım kimin olduğunu biliyorum,” dedi.
Ayağa kalktı ve dört bir yanı kitaplarla çevrili kitapçısında kalabalık bir rafa gitti. Ben oturduğum yerde çayımı içerken, o ağzında sigarasıyla kitaplara göz gezdirdi, sonunda kitapların arasından birini çekti. Biraz karıştırdıktan sonra; “Sanıyorum aradığın fotoğraf bu” dedi. Masasına doğru geldi ve sayfayı bana gösterdi. “Tam tahmin ettiğim gibi, sorduğun André Kertész’nin Chez Mondrian isimli fotoğrafı”
“Harika” dedim. “Bunu almak istiyorum”
“Tabii, dedi lafı mı olur?”
“Hayır öyle demek istemiyorum, ödeyeceğim, sen bir gün beni dışarı
çıkardığında ödersin istiyorsan hesabı” dedim.
Güldü. “Peki ama ne için lazım sana, merak ettim.”
“Hiç” dedim “kuzenime ödev olarak vermişler de ona vereceğim kitabı”
“Ödev ha” dedi “bizim zamanımızda hiç böyle ödevler vermiyorlardı”
“Şimdi zaman değişti, öğrenciler internetten çok kolay yararlanabiliyorlar diye öğretmenleri böyle ödevler veriyormuş” diye aynı anda bin tane yalan söyledim.
Çeyrek saat daha oturduktan sonra arkadaşımdan müsaade isteyerek kalktım. Her zamanki gibi “En kısa zamanda görüşelim” dilekleriyle kitapçıdan ayrıldım. Eve dönerken neredeyse çocukluk yıllarımdan beri gördüğüm rüyanın tamamıyla gerçek oluşundan dolayı heyecanlıydım. Eve varınca hemen üzerimi değiştirip bir bira açtım. Kitabı alıp koltuğuma oturdum.
Kitap birçok ünlü fotoğrafçıyla birlikte André Kertész’in kısaca hayatı, nasıl Paris’e yerleştiği, ikinci dünya savaşı sırasında Amerika’ya göç etmek zorunda kaldığını anlatıyordu. Chez Mondrian’a gelince, 1926 yılında Paris’te çekildiği, şu an ise Los Angelas G… Museum’da olduğu yazılıydı. Bunun üzerine kitabın basım yılına baktım. Şansım varmış ki 2011 yılınındı. “İnsan neden bu kadar yeni bir kitabı satar ki?” Diye düşündüm. Sonra birden aklıma geldi. Fotoğrafın nerede çekilmiş olduğu da yazılı olabilir miydi? Gözlerime inanamadım ama yazıyordu. Fotoğraf André Kertész’in arkadaşı ünlü ressam Piet Mondrian’ın evinde çekilmişti. Yıllardır sadece bir hayal ama sanki kafama kazılıymış gibi duran bu hayal sonunda elimde duran bu kitap gibi gerçekti ve bir ihtimal hala orada duruyordu. Şimdi ilanda yazılı olan telefonu aramanın tam zamanıydı. Aradım, telefon birkaç kez çaldıktan sonra telesekretere bağlandı;
“İyi günler, burası G…. Museum. Pazartesi-Cuma sabah 9 akşam 6 arası ziyaretçilerimize açığız. Telefonunuz için teşekkür eder, sizi en kısa zamanda G… Museum’a bekleriz.”
Doğru, bugün Cumartesiydi. Zaten operatör ile konuşmamın bir yararı yoktu. En kısa zamanda Los Angelas G… Museum’a gitmeliydim.
Pazartesi günü ilk iş ajansın kreatif direktör ile konuştum. Acil olarak Amerika’daki dayımı ziyaret etmek için 2 haftalık yıllık izin istedim.
“Amerika’da bir dayın olduğunu bilmiyordum” dedi.
Ona dayımla uzun süredir görüşmediğimizi ama bana özel bir konuda kısa süreliğine çok ihtiyacı olduğunu, şimdi ona bunu açıklamamın bir anlamı olmayacağını söyledim. Dudak bükerek ve pazarlık ederek 2 hafta sonra 10 günlük bir izin vermeyi kabul etti.
Üniversiteden sonra yüksek lisans için Kanada’ya gitmiş ve 4 yıl orada yaşamıştım. Bu yüzden vize almadan, 2 hafta sonra Cuma günü saat 16.00’da orada olacak şekilde biletimi aldım. Hesabıma göre Türkiye’den 12.30 uçağına binersem ve hızlı olursam müze kapanmadan orada olabilirdim. Ajansta bu iki haftalık süreçte rutin işlerime devam ettim. Perşembe günü geldiğinde hafif bir çanta hazırlayıp Cuma günü işe uğradım, ardın da havaalanına gittim. Yolculuk beklediğim gibi yorucuydu. 16.10’da havaalanında uçağım iniş yaptı. Çantamı yanıma aldığım için beklemeden havaalanı dışında bir taksi tutup G…. Museum’a ne kadara gidebileceğimizi sordum. Taksici acele eden halime de güvenerek pahalı sayılabilecek bir ücret söyledi. Kabul ettim. Saat 17.20’de müzedeydim. Başarmıştım.
Müzeye giriş yaptıktan sonra danışmada duran genç kadının yanına gittim. Ona André Kertész’ın Chez Mondrian isimli fotoğrafını nerede görebileceğimi sordum.
“Malesef Chez Mondrian’ı göremezsiniz” dedi “Fotoğraf bizde ama şu anda müzemiz tarafından sergilenmemektedir”
Yıkılmıştım. Bunu nasıl düşünememiştim?
Duygularımı kontrol edemeyerek “Gerçekten mi? Ben Türkiye’den onca yol yaptım geldim” dedim.
Kadın bir süre bana baktıktan sonra “Bir dakika bekler misiniz?”
“Tabii” dedim “Umarım yapabileceğiniz bir şey vardır…”
Bir iki dakika sonra elinde bir zarfla geri geldi. “Siz Türkiye’den geliyordunuz değil mi? Adınız A. D. olabilir mi acaba?
Şaşırarak “Evet” dedim.
“Üzgünüm ama bir kimliğinizi görmem gerekecek.”
Ona pasaportumu gösterdim.
“Çok üzgünüm” dedi “Ne yazık ki size fotoğrafı gösteremeyeceğiz yalnız sizin isminize verilmesi talep edilmiş bir zarf var”
Bir şey söylemeden zarfı aldım. Sonra teşekkür edip müzeden ayrıldım. Müzenin yakınlarında bir kafeye oturdum. Kahve söyleyip zarfı açtım. İçinden sadece İngilizce bir not çıktı, şöyle diyordu;
Lütfen 20 Mayıs 2012 günü saat 12.00’de 18 Avenue De Lamballe 75018 Paris’de olun.
Haydaa, bugün 16 Mayıs’tı. Demek ki 4 günüm vardı. Bir kahve daha içtikten sonra hesabı ödeyip çıktım. Daha otel bile bakmadan tekrar uçak bileti almak üzere havayolu şirketlerinden birinin ofisine gittim. 19 Mayıs Pazartesi günü Paris’te olacak şekilde biletimi aldım. Sonra çok pahalı olmayan bir otel buldum. Odama çıktım, öyle yorulmuştum ki televizyonu açtıktan sonra uykuya dalmışım.
Ertesi sabah önce biraz şehri gezdim. Gerçekten güzel bir yerdi Los Angelas. Her yerde palmiye ağaçları, paten yapan güzel kızlar ve harika bir güneşi vardı. Akşam ünlü barlarından birine uğradıktan sonra otele döndüm, duş alıp uyudum ondan sonra da Pazar günü uçağıma atlayarak Paris’e doğru yola çıktım. Pazartesi öğleden sonra Paris’teydim. Gideceğim adrese yakın bir otel bulmak zor oldu. Ama halimden memnundum. Yerleştikten sonra uyuyana kadar hiç anlamadığım eski bir Fransız filmini seyrettim. Ertesi sabah yine erkenden uyandım. Kahvaltı ve koyu bir kahveden sonra da büyük bir heyecan ile bana verilen adrese gittim.
Burası eski ama bakımlı sayılabilecek bir binaydı. Hoş, zaten Paris’te birçok eski bina böyle korunuyordu. Zili çaldım, kısa süre bekledikten sonra, kim olduğum sorulmadan kapı açıldı. İki kat yukarı çıktıktan sonra, adrese geldiğimi anladım. Kapı hafif açıktı, ben de biraz tedirginlikle kapıdan içeri girdim.
Kapının tam karşısında pencerenin önünde koltukta oturan adamı gördüm. Ben içeri girince o da ayağa kalktı;
“Açıkçası geleceğinizi hiç düşünmüyordum” dedi İngilizce. Adam orta yaşlı, sarıya kaçan saçlarıyla kumral biriydi. Kıyafetinden ve duruşundan nazik biri gibi görünüyordu.
“Ben de açıkçası gelebildiğime şaşıyorum” dedim.
”Merhaba” dedi adam. “Benim adım P. Kertész, André Kertész’in torunuyum. Siz de Bay A. olmalısınız.”
“Evet. Memnun oldum. Kusura bakmayın ama lütfen bana burada neler olduğunu açıklar mısınız?” dedim.
“Ne yazık ki ben de sizden az biliyorum Bay A. D. Benim tek bildiğim dedemin bana ölmeden kısa süre önce tam buluştuğumuz tarihte bu adreste olmamı istemesi ve adınızın A.D olması.”
“Lütfen bana A. deyin” dedim. “Peki hepsi bu mu?”
“Dedem garip bir adamdı, ailece garipliklerine alışmıştık. Yalnız bu son isteğiyle beni gerçekten çok şaşırttı.” Dedi. “Ayrıca size bunu vermemi istedi.”
Kutuyu bana doğru uzattı. “İçine özellikle bakmamamı tembihledi” dedi gülümseyerek. Kutuyu aldım.
“Sanırım bu kadar” dedi. “Şimdi izninizle gitmem gerekiyor”
“Ama nereye gidiyorsunuz?” dedim şaşkınlıkla.
“Bana ihtiyacınız kalmadı. Aradığınız bütün soruların cevabı sanıyorum o kutunun içerisindedir, çıkarken kapıyı kapatırsınız”
“Peki, teşekkür ederim” dedim artık ben de.
Adam elimi kuvvetlice sıktı sonra da çıkıp gitti.
Koltuğa oturmadım, sanki attım kendimi. Kapıya doğru baktım, oradaydı işte yıllardır gördüğüm rüya. Her şey aynıydı. Kapı, merdivenler, masa, vazo, paspas, portmanto ve bir fötr şapka. Elimdeki kutuyu iyice sıktım, sonra da açtım. İçinde eski bir fotoğraf makinesi ve bir mektup vardı. Zaman kazanmak istiyormuş gibi önce fotoğraf makinesine bakmaya çalıştım ama beceremedim. Fotoğraf makinesini kutuya geri koydum ve mektubu açtım. Şöyle yazıyordu;
Sevgili A.,
Öncelikle çabaların için sana teşekkür etmek isterim. Umarım seni çok fazla sıkıntıya sokmamışımdır. Tüm bu olanlara gelince, kutunun içindeki fotoğraf makinesi bir SX 70, benim en sevdiğim makinemdir. Senden onu almanı istiyorum.
Rüyana gelince çok benzerini çocukluğum boyunca ben de gördüm. Nasıl oluyor bilmiyorum ama fotoğrafçılığa başlamamın sebebi o rüyalardır. Ben de aynı senin gibi A. N. isimli ünlü bir ressamdan böyle bir mektup almıştım. Bana ne hediye ettiğini tahmin edebiliyorsundur diye düşünüyorum. Senin de uzun yıllardır roman yazmak istediğini biliyorum. Öyleyse sevgili A. hiç durma yaz. Sana tek söylemek istediğim bu. Sana daha fazla şey de söylemek isterdim ama sen de biliyorsun, bunu yapmamanın tek sebebi; sadece yapmaman işte.
Artık bayrak sende. Bundan sonra zamanı geldiğinde sen onu devredeceksin. Senden sonraki kişi 2067 yılında Arjantin Buenos Aires’de yaşayacak olan A.L. isimli bir hanım. Ona neyle ve nasıl ulaşacağın senin eserlerinde gizli. Merak etme, zamanı geldiği zaman bunu zaten biliyor olacaksın. Şansın da varmış o bir yönetmen. Eminim ikiniz için de çok farklı bir deneyim olacak.
Eh benden bu kadar sevgili dostum. Amaçlarına ulaşmak için tek yapman gereken şey yapmak. Gerçekten isteyerek ve hissederek yapmak, hepsi bu. Ümit ediyorum her şey beklediğinden de iyi şekilde gelişir.
Sevgilerimle
A. Kertész
Mektubu katladım ve kutuya koydum. Kutu elimde, önce kapıya doğru son bir kez baktım. Sonra da çektim ve çıktım. Sanki hafiflemiştim. Biraz öylece hiçbir şey yapmadan Paris sokaklarında gezdikten sonra işi daha da büyüttüm ve şehri gezmeye karar verdim. Eyfel kulesinden başladım. Sonra Şanzelize ve diğer önemli yerlerin birçoğunu tadına vara vara gezdim. Müzeleri ve sanat galerilerini ise bir sonraki güne bırakmaya karar verdim. Benim için inanılmaz bir deneyim olmuştu ama yorulmuştum. Sartre, Camus ve Hemingway gibi ünlü yazarların çokça zaman geçirdiği-zaten yan yana olan- Café de Flore ve Les Deux Magots’da sırasıyla oturdum. Yiyecek ve içecek bir şeyler söyledim. İstanbul’a dönünce işi bırakmaya karar verdim. Karşımda güzel bir kadın vardı, bana gülümsüyordu. Mutluydum, şarabımı yudumlarken Hemingway’in şu dizeleri aklıma düştü;
Keskin deniz ve belli belirsiz maden tadındaki istiridyeleri, maden tadını yok etmek ve yalnızca deniz ve körpe et tadını alabilmek için soğuk beyaz şarapla yerken, o boşluk duygusundan yavaş yavaş kurtuldum; ve mutlu olmaya başladım…
THE END.




